John Gordon Davis’le Lhasa de Sela birbirlerini çok severlerdi. Kuru birer pazar sevişgeni değillerdi. Birlikte şarkı söylerlerdi. Balık tutarlardı. Uçurtma uçururlardı. Bisiklet sürerlerdi. Polonezköy’de, ağaçların arasında eteklerini savurarak koştururlardı. Yazdıklarını ilk önce birbirlerine okutur/dinletirlerdi. Bir gün yine bir Anadolu seyahatleri sırasında, Banarhev köyünde Turgut Uyar’la tanıştılar. Muhtarın odasında Turgut, iki yabancı/ birbirlerini yıllardır tanırcasına/ kurundular, çay içtiler, muhabbet ettiler. Ayrılacakları zaman, Turgut onlara Tonya’daki bir balıkçıdan bahsetti. Ellerine bir şiir tutuşturdu. Gönderdi. Yıllar geçti. John’la Lhasa ayrıldılar. Lhasa yola devam etti. Arkasına bakmadı. Elleri bıçaklı birtakım adamlar tanıdı. Adamlar ondan korktular. Turgut Arabistan’a yerleşti. Turgut Tonya’ya hiç gitmedi. John kütüphanesinin önünde birtakım fotoğrafçılara birtakım artistik pozlar verdi. Lhasa’sızlığın John’u bozduğunu düşüneceksiniz. Hayır, John’u kendi adına bir web sayfası açtırmak bozdu. Yine de içinde bir şeyler ölmedi. Birbirlerini hiç unutmadılar. Unutmuş gibi yaptılar. Ama çenelerini tutamayıp unutmuş gibi yaptıklarını söyleyince unutmuş gibi yapmış da olamadılar.
“Don’t keep in touch, I don’t miss you much
Except sometimes early in the morning”
L.d.S
“İnsan en çok sabahları arar sevdiği kadını.”
J.G.D.
”’İnsan en çok sabahları arar sevdiği kadını’ diyor birisi, katılıyorum o sabahlara…”
T.U.